İngiltere'de "high street" bankacılığı denen bir tabir vardır. Çok şube açmaya ve kentlerin en işlek, en popüler ve en pahalı semt ve caddelerinde bulunma gücü olan bankalar için kullanılır. Tasarruf ve kredi kurumlarını saymazsanız, bunların sayısı dördü beşi geçmez. Birleşik Devletler'de yasalar bankaları yöresel ve eyalet sınırları içinde kalmaya ittiğinden zaten çok şubecilik kavramı ülkemizdekine benzemez. Öte yandan bizim ülkemizde ilginç bir evrimin aşamalarına tanık olmaktayız. Son on yılda perakende ve yatırım bankacılığı yapan kurumların sayısı, ister banka kurma yasaları ister sadece devlet hazine kağıtlarını alıp satarak bankacılık yapabilmenin getirdiği rahatlıktan olsun, belki de ülkenin kaldıramayacağı bir toplama ulaştı. Bu bankalar arasında yatırım bankacılığına soyunanların şube sayısı bile ülke çapında onbeş, yirmilere vardı. İlk başta, Voyvoda Caddesi'nin (Karaköy Bankalar Caddesi) o ağır başlı, gölgeli kasvetinde insana bu kozmostaki mikroskopikliğini hatırlatan sütunları; zamanın refahını resimleyen seramik kapı süslemeleri, oymalı pedimentleri, yüksek tavanları; önce Osmanlı sonra Cumhuriyet devletinin etnik cömertlik ve ticari iktidarsızlıkla belirginleşen çift karakterinde Türk-ama-gayrimüslüm, ejnebi-ama-yerli tüccar-bankacı-sigortacı azınlıklarının isimlerinin çivilendiği tabelalarıyla Galata bankerliğinin merkezinde parlayıp sonra bir hayalet sokak yalnızlığında müzeleştirilmesine şahit olduk. Daha sonra kentin yayılıp çokmerkezli bir yapılanmaya girdiği son 25 yılda, genel müdürlüklerin Taksim-Harbiye-Beyoğlu, Esentepe ve son olarak da Maslak'ta üslenip yeni kafeler yeni kebapçıları mobilize ettiğini gördük. Arada sırada da Fındıklı-Kabataş, Şişli-Mecidiyeköy ve şimdilerde Akatlar Ebulula Caddesi'nde hareketlenmeler seyrettik. Asıl acıklı değişim kentin o İngilizlerin high street dediği işlek ve popüler caddelerinde beliriverdi. Etiler'in Nispetiye Caddesi, Bebek'in çarşısı gibi kentin göz nuru can damarlarında, manavların, kırtasiyecilerin, berberlerin, elektrikçilerin, ayakkabı tamircilerinin birer birer kapanıp banka şubeleri haline gelişine kendimize has vurdumduymazlığımızla bir çocuğun şikayet etmeden aynı çizgi filmi defalarca seyretmesi gibi bakıp durduk. Nerede Voyvoda Caddesi'nin insanın kanına bir külçe gibi çöküveren ağır tarihi ve gökte birleşen çatılarının gölgesindeki serinlik! Nerede sütun başlıklarıyla el ele verip orada olup bitenleri anlatmaya çalışan aşınmış merdiven basamakları! Nerede her adım atışımızda damdan sizi izliyormuş gibi yapan taştan insan, hayvan ve yaratık başları! Şimdi kurumsal imaj denen bir kavram var. Her şube kırmızı-lacivert ya da sarı-yeşil boyanmalı. Taş işçiliği, sütunlar, kabartmalar, heykeller imaja uymaz. Artık her cephe yarı plastik yarı alüminyum ya da ismini telaffuz etmeyi hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz o yeni keşfedilen yanmaz-kokmaz-yansımaz-donmaz-sevmez-sevilmez maddeden yapılan o gri panellerle kaplanmalı. Hepsinin önünde apoletli ama ayakkabısı boyasız, kravatlı ama ütüsüz gömlekli, şeritli pantolonunun belinde büyük bir gramafon iğnesi gibi duran tabancayı sırası geldiğinde nasıl kullanacağı hakkında eğitilmiş olduğunu umduğumuz ve çoğu zaman sevgili halkıma makinadan nasıl sıra numarası bileti alınacağını göstermekle işlevlik kazanan bir emniyet görevlisi olmalı. Ya ATM'ler? Yine o estetik(!) kurumsal imajın olabildiğince yansıtıldığı boyalı çöp bidonlarını andıran devasa kutular benzin istasyonları, otoparklar ve alışveriş merkezlerinin köşelerinde büyük birader gibi konuçlandırılmış; insanlar duvardaki deliklerin önünde kuyruğa giriyorlar. Şimdi ne olacak? Bugünlerde bankacılık revaçta değil. Şubeler kapanmaya başlarsa ne olur? Bankalar gidince o cömert kiraları hangi manav, hangi kırtasiyeci ödeyebilir? Bebek, Etiler ve diğerleri, Voyvoda Caddesi'nin birer art-deko replikası mı olacak? Yoksa kent yine bir yılan gibi eski gömleğini atıp yenisini mi giyecek? Benim bildiğim İstanbul yine soluyacak, yine silkinecek, yine yaratacak. Bizans iken yaptı. Konstantinopolis iken yaptı. Hele İstanbul iken kaç defa yaptı. Yine yapacak.